16 Eylül 2013 Pazartesi

Devrim Cenk Ulusoy...



Yeniden merhaba. Meslek gereği (malum, turizm sektöründeyiz) yaz aylarında yoğunlaşan işler nedeniyle bloga bir müddet ara vermek durumunda kalıyoruz. Ama artık blogu yeniden, yavaş yavaş ısıtmak gerek.

Uzun bir aradan sonra blogun ilk yazısını Devrim Cenk Ulusoy' a ayıracağız. O Türkiye'nin ve dünyanın sayılı dalgıç ve su altı sporcularından biri. Kariyeri başarılarla dolu bir serbest dalışçı. Sporun neredeyse her alanında yaşanan başarısızlıklar ve skandallar arasında ne kadar yer alır, % 90 futbola, belki biraz da basketbola endeksli spor medyamızın içi boş sayfalarında ne kadar yazılıp çizilir bilemem ama; Devrim Cenk Ulusoy az önce, "paletsiz ip destekli serbest dalış" branşında, 81 mt. ile kendisine ait olan dünya rekorunu geçerek, 86 mt. ye yükseltti. Süresi ise 2.57 sn. Ulusoy, twitter hesabından yaptığı açıklamada da, 90 mt. dalış denemesi çalışmalarına hemen başladığını duyurdu.

Kendisiyle ve yaptıklarıyla ilgili ayrıntılı bilgi almak isterseniz,
kişisel web sitesi > devrimcenkulusoy.com.tr

Kendisini kutlamak isterseniz de;
Twitter hesabı > @dcu_ulusoy

Facebook Sayfası > Devrim Cenk Ulusoy

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Oğlum!...



Spor yazarı ve "ANNE" Banu Yelkovan; Fenerbahçe - Galatasaray maçı öncesi, sırası ve sonrasında yaşanan üzücü ve herkesin tepkisini çeken olaylara, ve bu ortamı yaratanlara yazdığı köşe yazısıyla yanıt verdi. Yazısının merkezine ailesini ve oğlunu koyan Yelkovan'ın yazısı, adeta ders niteliğinde. Okuyunca bloga taşımadan edemedim.

"Dokunanı yakarım!

Ülkemizdeki şiddet ortamı çocukluğumuzdan itibaren bizi sarıp sarmalıyor. Ama 'ebeveyn' olunca insan etrafa farklı bakıyor. Artık tarafımı açıklama zamanı geldi.

Kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum ama küçüktüm... Sokaktan pat pat bir gürültüler bağrışmalar geldi, balkona fırladık.. Tam karşı apartmanın altında, vesikalık fotoğraflarımızı çektirdiğimiz, tatil fotoğraflarımızı bastırdığımız Foto Mehmet’in kapısından iki genç çıktı, koşarak uzaklaştılar... “Allah Allah ne oldu” derken Mehmet abi kanlar içinde sürünerek kapı ağzına geldi... Kapı komşusu bakkal göklere yükselen bir çığlık attı, yoldan geçenler kaçıştı, biz iki küçük kız çocuğu balkonda bakakaldık... Annem, “Çabuk içeri girin” diye bağırdı... Perde aralığından bakmamıza da izin vermedi. Sonra komşulardan öğrendik ki Mehmet Abi o öğleden sonra hastanede ölmüş... Zaten solcuymuş. Solcu ne demek bilmiyorduk. “Zaten solcuymuş” ne demek hiç anlamadık. Ebru solak olduğu için bir süre tırstı. O görüntü gözümün önünden hiç gitmedi.

Sonra 12 Eylül oldu. Annem evdeki Ruhi Su, Cem Karaca, Edip Akbayram plaklarını kırdı. Plaklardan geriye iki Seyyal Taner, bir Füsun Önal kaldı.. Biz hala küçüktük, Ruhi Su’yu pek dinlemezdik de Cem Karaca’nın ‘Düştük Mahpus Damlarına’ plağının kırılmasına çok ağladık. Favori dans şarkımızdı..

Annem o furyada albümlerden babamın sendikacı arkadaşlarıyla çektirdiği resimleri ayıkladı, ortadan kesti, babamsız yarıları küvette yaktı. Annemin fotoğraf operasyonu sonrası albümler çok komik oldu; Babam kolunu olmayan birinin omzuna atmış gülüyor, olmayan birileriyle karşılıklı göbek atıyor, bedeni olmayan kollarla kadeh tokuşturuyor.. Bakıp
bakıp gülerdik: “Bak İlhan Amcanın koluyla babam düğünde!”

Babam banka müdürüydü ama sendikacıydı da... Her yeri geldiğinde, diyelim kardeşimle ben misafir çocuklarla oyuncuklarımızı paylaşmadığımızda BİLE, eşitlikten, adaletten, kardeşlikten bahsederdi. Kendi çocukken sopadan yaptığı oyuncağı anlatırdı, hiç oyuncağı olmayan çocukların hikâyelerini, biri bize aynısını yapsa hoşumuza gidip gitmeyeceğini... Uzun uzun anlatırdı, acayip sıkılırdık. Oyuncağı değil paylaşmak, hediye edip kurtulasımız gelirdi.
Ama etmezdik, nitekim bizim de öyle çok oyuncağımız yoktu.

Ben işte o yıllarda bir ara, belki Mehmet Abi öldüğü için, belki dans ettiğim plaklar kırıldığı için ya da annemin bütün önlemlerine rağmen babam yine de tutuklandığı için, işte tamamen böyle apolitik sebepler yüzünden apolitik oldum... Başkası çok benzer sebeplerden koyu militan olmuştur, olabilir. Bünye. Benimki böyle tepki verdi. Nasıl sen aynı benzer ve anlamsız sebeplerden Fenerbahçeli oldun, ben aynı ve anlamsız sebeplerden Galatasaraylı oldum, onun gibi. Anladın?

Sonra büyüdüm. Çocuğum oldu. Eskiden yine bir göz atardım ama çocuktan sonra (tanıdığım pek çok anne gibi) gazetelerin 3. sayfa haberlerini pas geçmeye başladım. İnsan, başka bir insanı koşulsuz ve sonsuz sevebilme kapasitesini ilk elden deneyimlerken, kalbi bu kadar nefreti kaldırmıyor. Başka annelerin çocuklarının, başka annelerin çocuklarına reva gördükleri şiddeti bilmek istemiyor. Küçük kutulara sığan bunca hayat, bunca ölüm, bunca şiddet, bunca vahşet, bunca tecavüz ağır geliyor.

Sen yaşı daha küçük üzülmesin diye klasik masalların sonunu değiştirirken “Yok yavrum, Pamuk Prenses’in annesi ölmedi, tatile gitti... Aa kurt babaannesini neden yesin? O dolaba saklandı” diye saçmalarken, çocuğa elinden geldiğince dostluğu, kardeşliği, spor sevgisini aşılamaya çalışırken televizyona bakıp “Volkan, Sabri’yi neden boğuyor?” diye sorunca afallıyorsun... El kadar çocukların gözüne sıkılan biber gazını seninkine sıkılmış gibi hissediyorsun... Onların gözyaşları, seninkinin gözünden akıyor...

Volkan Sabri’yi neden boğuyor bilmiyorum oğlum. Sabri Volkan’ı neden tırmaladı bilmiyorum. O muzu sallayanın, o şişeyi atanın, o küfrü edenin, o gazı sıkanın ruh halini anlamıyorum. Ama günün birinde biri, “Senin oğlunu bıçakladılar, öldü, Emre Melo’yu tahrik etmiş de” diye karşıma gelirse ona ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Yeter be... Sizin erkek egemen kültürünüzden de, futbolunuzdan da, şiddetinizden de, sahte söylemlerinizden de... Siz kimin oğlunu öldürüyorsunuz? Bu böyle bilinsin, artık tarafım... Siz nerede duruyorsanız, tam karşınızdayım... Oğluma dokunanı yakarım..."

7 Mayıs 2013 Salı

Bursa Seni Unutmaz...

Hayat işte. Birileri geliyor, birileri gidiyor. Ama bazı insanlar, yaptıklarıyla "birileri" kavramının çok ötesine geçiyor. Televizyon'da son dakika haberi olarak geçtiklerinde şoke oldum resmen. O kadar beklemiyordum ki!

Sonra radyoda bir haber okudu spiker. "Trabzonspor başkanı Sadri Şener, yapılacak olağan genel kongrede aday olmayacağını açıkladı" diye. Aklımdan bir şeyler geçti şöylesine; "bak; bazıları zoru görünce, işler beklediği gibi gitmeyip karışınca nasıl kaçıyor. Sen kaçmadın. Bursaspor'un en zor zamanlarında hep ayakta ve en öndeydin. Ama sen de en olmadık zamanda gittin be başkan."

Rahmetli Özhan Canaydın ve Nejat Biyediç' den mütevellid severim Bursa'yı da Bursaspor'u da. Nur içinde yat başkan. Allah sevenlerine sabırlar versin.

4 Nisan 2013 Perşembe

UEFA, Platini ve Kapitalist Futbol Hastalığı



Dün gece, Avrupa'nın kulüpler düzeyindeki en büyük kupası olan Şampiyonlar liginde bir maç oynandı. Real Madrid - Galatasaray.Galatasaray maçı 3-0 kaybetti. Yenilmek, 3 gol yemek sorun değil. Sonuçta bu Real Madrid ve böyle bir skor bir hayli ihtimal dahilinde.Beni sinirlendiren ve zoruma giden, hakemin aleni şekilde Real Madrid'i kollaması. Bu tamamem Platini'nin yarattığı bir sistem.

Büyük finallerde büyük takımlar olmalı, daha fazla bilet, daha pahalı yayın hakkı satışları, daha çok ve paralı sponsor, daha çok bahis geliri mantığının yarattığı sonuç, dün akşam sahada rezaletin de ötesinde bir hakem performansı izlememize sebep oldu.

Avrupa'da, uluslar arası kategoride organizasyonlar düzenlenmeye başlandığından beri değişmeyen acı bir gerçeğin, "Türk takımlarına karşı Avrupa'lı rakip takımı kollayan yabancı hakem" gerçeğinin, olabilecek en iğrenç şekliyle yüzleştik dün gece.

Verilmeyen 2 penaltı, yanlış kararlar, tarihe geçecek nitelikte bir ters kararın sebep olduğu 3. gol. Ve daha fazlası. Platini'nin; Barcelona, Real Madrid, Borussia Dortmund, Bayern Münih' li yarı final rüyasının(!) gerçekleşmesi için her şey yapıldı. 3. golü yememize sebep olan yanlış kararı doğru vermiş olsaydı o pozisyonun gereği aynı zamanda sarı kart olacaktı.Böylece Ramos, son dakikada gördüğü 2. sarı karttan dolayı kırmızı kartla oyun dışı kalacak ve daha fazla ceza alacaktı.

Dünya; dün akşamdan sonra bu maçı Real Madrid' in zaferi olarak hatırlamamalı. UEFA ve Platini' nin utancı olarak hatırlamalı.

Maça ve Galatasaray'ın performansına gelecek olursak. Çok kötü oynadığımızı söyleyemeyiz. Zaman zaman istediklerimizi yaptık.Kendi oyunumuzu sahaya yansıtabildik. Pozisyonlar bulduk, bolca şut denedik ama bir türlü ihtiyacımız olan golü bulamadık.Özellikle ilk 20-25 dakikada, ceza sahası içinden ve yakın çevresinden bulduğumuz 4-5 şut şansı vardı ki; rakip kaleciye ve savunmaya "her an vurabilirim" mesajı vermek adına önemliydi. O tedirginliği sürekli yaşamaları gerekliydi.

Ancak oyunun geneline bakıldığında, devamlılık gerektiren işlerde eksik kaldığımızı görmek zor değil. Daha hızlı düşünmeli, daha çabuk pas yapmalı ve gol bulmalıydık. İşin savunma yönünde de zaman zaman kritik hatalar yaptık. Real Madrid' in forvet arkasındaki üçlüsü Ronaldo - Mesut - Di Maria üçgeninin, kusursuz uyguladığı "değişken" hücum anlayışı karşısında bazen ne yapacağımızı şaşırdık. İlk 2 golü de bu sebeple yedik zaten.

Olmadı. Sağlık olsun. Sezon başında da söylediğim gibi; neredeyse baştan sona yeni kurulmuş ve çoğu oyuncusunun şampiyonlar ligi tecrübesi olmayan bir takım içinşampiyonlar liginde gidebildiği son nokta başarıdır. Biz bunun ötesine geçtik ve ilk senemizde çeyrek finale yükseldik.

Yine de henüz herşey bitmiş değil. Oynanmamış olan 2. maçın sonucunun ne olacağını söyleyemeyeceğimiz için, çok küçük bir ihtimal de olsa şansımız var. Arena'daki maçı 3-0 kazanıp maçı uzatmalara götüremeyeceğimizi söyleyemeyiz. Tıpkı aksini söyleyemeyeceğimiz gibi.

İsmail ŞEN

GSFans.org / Galatasaray Blog

31 Mart 2013 Pazar

Kırmızı Beyaz...



3 ay önce İstanbul'a giderken ardımda bırakmıştım Balkes'imi ve zaferlerini. Bir müddet, internet ve telefondan öğrendim maç sonuçlarını. Ama bugün, uzun bir aradan sonra yeniden staddaydım. Güneşli, sıcak, cayır cayır yakan bir pazar günü, Balkes'in uzun süredir liderlik koltuğunda oturması ve geçen hafta İzmir deplasmanında Altay maçından 3 puanla dönmesi, şehrin stada akmasını sağlamıştı.

En yakın rakip, 2. sıradaki İnegölspor, Kırklareli deplasmanındaydı ve puan kaybetme ihtimali vardı.
7 puan olan farkın 9 olması ihtimali konuşuluyordu maç öncesi tribünlerde. Ama önce biz maçımızı kazanmalıydık. Kazandık. Son dakikalarda biraz işi salladık, gereksiz zaman geçirme maceralarına girdik ama bitiş düdüğü çaldığında skorbord'da Balıkesirspor 2 - 1 Alanyaspor yazıyordu.

Kırklareli'nden de beklediğimiz skor gelince keyifler 2'ye katlandı. 90+2. dk'da yediği golle deplasmandan 1 puanla dönüyordu İnegöl. Balkes ise, PTT 1. lig yolunda önündeki bir engeli daha aşıyordu.






Videolar için Hayalet10Kolik Blog'a teşekkürler.