köşe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köşe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Oğlum!...



Spor yazarı ve "ANNE" Banu Yelkovan; Fenerbahçe - Galatasaray maçı öncesi, sırası ve sonrasında yaşanan üzücü ve herkesin tepkisini çeken olaylara, ve bu ortamı yaratanlara yazdığı köşe yazısıyla yanıt verdi. Yazısının merkezine ailesini ve oğlunu koyan Yelkovan'ın yazısı, adeta ders niteliğinde. Okuyunca bloga taşımadan edemedim.

"Dokunanı yakarım!

Ülkemizdeki şiddet ortamı çocukluğumuzdan itibaren bizi sarıp sarmalıyor. Ama 'ebeveyn' olunca insan etrafa farklı bakıyor. Artık tarafımı açıklama zamanı geldi.

Kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum ama küçüktüm... Sokaktan pat pat bir gürültüler bağrışmalar geldi, balkona fırladık.. Tam karşı apartmanın altında, vesikalık fotoğraflarımızı çektirdiğimiz, tatil fotoğraflarımızı bastırdığımız Foto Mehmet’in kapısından iki genç çıktı, koşarak uzaklaştılar... “Allah Allah ne oldu” derken Mehmet abi kanlar içinde sürünerek kapı ağzına geldi... Kapı komşusu bakkal göklere yükselen bir çığlık attı, yoldan geçenler kaçıştı, biz iki küçük kız çocuğu balkonda bakakaldık... Annem, “Çabuk içeri girin” diye bağırdı... Perde aralığından bakmamıza da izin vermedi. Sonra komşulardan öğrendik ki Mehmet Abi o öğleden sonra hastanede ölmüş... Zaten solcuymuş. Solcu ne demek bilmiyorduk. “Zaten solcuymuş” ne demek hiç anlamadık. Ebru solak olduğu için bir süre tırstı. O görüntü gözümün önünden hiç gitmedi.

Sonra 12 Eylül oldu. Annem evdeki Ruhi Su, Cem Karaca, Edip Akbayram plaklarını kırdı. Plaklardan geriye iki Seyyal Taner, bir Füsun Önal kaldı.. Biz hala küçüktük, Ruhi Su’yu pek dinlemezdik de Cem Karaca’nın ‘Düştük Mahpus Damlarına’ plağının kırılmasına çok ağladık. Favori dans şarkımızdı..

Annem o furyada albümlerden babamın sendikacı arkadaşlarıyla çektirdiği resimleri ayıkladı, ortadan kesti, babamsız yarıları küvette yaktı. Annemin fotoğraf operasyonu sonrası albümler çok komik oldu; Babam kolunu olmayan birinin omzuna atmış gülüyor, olmayan birileriyle karşılıklı göbek atıyor, bedeni olmayan kollarla kadeh tokuşturuyor.. Bakıp
bakıp gülerdik: “Bak İlhan Amcanın koluyla babam düğünde!”

Babam banka müdürüydü ama sendikacıydı da... Her yeri geldiğinde, diyelim kardeşimle ben misafir çocuklarla oyuncuklarımızı paylaşmadığımızda BİLE, eşitlikten, adaletten, kardeşlikten bahsederdi. Kendi çocukken sopadan yaptığı oyuncağı anlatırdı, hiç oyuncağı olmayan çocukların hikâyelerini, biri bize aynısını yapsa hoşumuza gidip gitmeyeceğini... Uzun uzun anlatırdı, acayip sıkılırdık. Oyuncağı değil paylaşmak, hediye edip kurtulasımız gelirdi.
Ama etmezdik, nitekim bizim de öyle çok oyuncağımız yoktu.

Ben işte o yıllarda bir ara, belki Mehmet Abi öldüğü için, belki dans ettiğim plaklar kırıldığı için ya da annemin bütün önlemlerine rağmen babam yine de tutuklandığı için, işte tamamen böyle apolitik sebepler yüzünden apolitik oldum... Başkası çok benzer sebeplerden koyu militan olmuştur, olabilir. Bünye. Benimki böyle tepki verdi. Nasıl sen aynı benzer ve anlamsız sebeplerden Fenerbahçeli oldun, ben aynı ve anlamsız sebeplerden Galatasaraylı oldum, onun gibi. Anladın?

Sonra büyüdüm. Çocuğum oldu. Eskiden yine bir göz atardım ama çocuktan sonra (tanıdığım pek çok anne gibi) gazetelerin 3. sayfa haberlerini pas geçmeye başladım. İnsan, başka bir insanı koşulsuz ve sonsuz sevebilme kapasitesini ilk elden deneyimlerken, kalbi bu kadar nefreti kaldırmıyor. Başka annelerin çocuklarının, başka annelerin çocuklarına reva gördükleri şiddeti bilmek istemiyor. Küçük kutulara sığan bunca hayat, bunca ölüm, bunca şiddet, bunca vahşet, bunca tecavüz ağır geliyor.

Sen yaşı daha küçük üzülmesin diye klasik masalların sonunu değiştirirken “Yok yavrum, Pamuk Prenses’in annesi ölmedi, tatile gitti... Aa kurt babaannesini neden yesin? O dolaba saklandı” diye saçmalarken, çocuğa elinden geldiğince dostluğu, kardeşliği, spor sevgisini aşılamaya çalışırken televizyona bakıp “Volkan, Sabri’yi neden boğuyor?” diye sorunca afallıyorsun... El kadar çocukların gözüne sıkılan biber gazını seninkine sıkılmış gibi hissediyorsun... Onların gözyaşları, seninkinin gözünden akıyor...

Volkan Sabri’yi neden boğuyor bilmiyorum oğlum. Sabri Volkan’ı neden tırmaladı bilmiyorum. O muzu sallayanın, o şişeyi atanın, o küfrü edenin, o gazı sıkanın ruh halini anlamıyorum. Ama günün birinde biri, “Senin oğlunu bıçakladılar, öldü, Emre Melo’yu tahrik etmiş de” diye karşıma gelirse ona ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Yeter be... Sizin erkek egemen kültürünüzden de, futbolunuzdan da, şiddetinizden de, sahte söylemlerinizden de... Siz kimin oğlunu öldürüyorsunuz? Bu böyle bilinsin, artık tarafım... Siz nerede duruyorsanız, tam karşınızdayım... Oğluma dokunanı yakarım..."

25 Ocak 2013 Cuma

Kavanoz...


"Wesley Sneijder, Lutfi Arıboğan’ın kanatları altında parçalı formayla poz vermeden sadece 8 saat önce, İngiltere’deki tüm internet haber portallarının manşetinde Liverpool’un efsane kaptanı Steven Gerrard’ın şu ifadesi vardı:
“Wesley ile aynı takımda top oynamayı çok isterim…”

Ada’da bu cümleler sarf edilirken, Milano’da son sözler çoktan söylenmiş, ‘Liverpool’un hayali Galatasaray’ın gerçeği’ olmak üzere bavulunu toplamaya başlamıştı bile. Aynı saatlerde Türkiye’de bambaşka şeyler anlatılıyordu.
İçi en boş olanı, ama en fazla gürültü koparanı her zamanki gibi Erman Hoca’nın söyledikleriydi… “Dağdaki çobanın, Karabük’teki işçinin, senin, benim, 70 milyonun 1’er lirası gitti Wesley Sneijder’e… Yazıktır, günahtır” mealinde şeyler söylüyordu Toroğlu.

Günde 1 saat çalışıp asgari 12 saat konuşma üzerine kurulu engin kahvehane kültürüne sahip yurdum insanı için bulunmaz malzemeydi Erman Hoca’nın cümleleri…
Ama tabii ki gerçeklik payı sıfıra yakındı… “Gerçekler yakın, meşaleleri yakın” diyerek durumu izah etmeye çalışayım:

Galatasaray, bu yıl yaptığı transferler için 29.1 milyon Euro bonservis bedeli ödedi. Hamit için 3.5 milyon Euro, Burak için 5 milyon Euro, Amrabat için 8 milyon Euro, Dany için 3 milyon Euro, Melo için 1 milyon 750 bin Euro, Umut için 350 bin Euro ve Sneijder için 7.5 milyon Euro verildi.

Gelin bir de Şampiyonlar Ligi’nden gelenlere bakalım.
Katılım geliri 8.6 milyon Euro alındı… 3 galibiyet 1 beraberlik için toplam 3.5 milyon Euro yazıldı… Gruptan çıkma bonusu 3.5 milyon Euro daha kazanıldı…
Sezon sonunda netleşecek olan ve Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalamadığı için Galatasaray’ın tek başına alacağı ‘Market Pool’ geliri ise yaklaşık 15 milyon Euro olarak hesaplandı. Tüm bunların toplamı 30.6 milyon Euro ediyor. Yani, Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi geliri, bonservis giderinden 1.5 milyon Euro fazla.
Sponsorluk, pazarlama, loca, kombine, oyuncu satışı gibi gelirleri bu hesaba katmıyorum bile… Gelir gideri aştı ki…

Bunca rakamdan iki cevap çıkıyor aslında…
Biri, Sneijder görüşmeleri başladığında “Galatasaray bu parayı nereden bulacak?” diyen Fenerbahçeli yönetici Abdullah Kiğılı’ya; diğeri 1 lirasının hesabını soran Erman Toroğlu’na. Sayın Kiğılı; siz Şampiyonlar Ligi’ne giremediğiniz için Galatasaray’ın Market Pool’dan fazladan aldığı 7.5 milyon Euro, Sneijder’in bonservisi olarak Inter’e ödendi. Kabullenmesi zor biliyorum ama para, sizin paranız aslında!

Ve Sayın Toroğlu: Eğer Galatasaray’ın kasasından yapılan transfer harcamalarının gerçekten her Türk vatandaşının cebinden çıktığını düşünüyorsanız size bir müjdem var. Gelir gideri aştı! 1 liralık katkınızı belgelemeniz kaydıyla, payınıza düşen 5 kuruşluk kar payınızı almak üzere G.Saray Sportif AŞ’ye uğrayabilirsiniz."

Sevgili İskender Baydar'ın, AMK Gazetesindeki köşesinde bugün yayınlanan yazısını...
aslında; ismi yazıda bol bol geçen bazı "ismi lazım değillere" uzun yıllar açılmayacak kapağını okudunuz.

3 Ocak 2013 Perşembe

MaradoNApoli


"1984... Maradona'nın Barcelona'dan Napoli'ye transferi söz konusudur... Menajer Jorge Cyterszpiler, 5 Temmuz günü Napoli'ye gelir... Hava alanından kente giden otoyola çıktığında, yol kenarında kaçak mallar satan bir işportacı görür... Ayrıca satıcı Maradona kasetleri de satmaktadır. Şarkılardan biri şöyledir; 'Anam, anam, anam / kalbim niye böyle çarpıyor, biliyor musun? / Maradona'yı gördüm, anam, sevdaya düştüm.' Menajer, satıcıya der ki; 'Satıyorsun ama ya anlaşma hiç imzalanmazsa?' Satıcı 'bana ne' der, 'günde 2000 kaset satıyorum.' Daha da acaibi kentteki kaçak Marlboro sigaraları 'Maradona' diye satıldığında daha çok kazanmışlar."

Vedat Özdemiroğlu-Bebek Kafası köşesinden / Uykusuz Dergisi / Ocak 2013 / 01. Sayı